Hayatımda değişiklik olacağına inandığım bir günün bir önceki gecesindeyim. Fazlasıyla dinlenmiş ve her şeye hazır hissediyorum bu benim için farklı bir duygu. Bir yazarın tüm eserlerini okumaya karar verdiğim şu son aylarda aradaki yüz yıla rağmen beni her kitabında işleyişini izliyorum. Belki herkesin yaşadığı bir şeydir bu herkes kesinlikle bi karakteri benzetir kendisine. Bir kitapla özdeşleşmenin yolu budur sanki. Bunu kabullenmek istemiyorum yine de ve oradaki korkulan hoyrat kadınların hepsini kendim sanıyorum. Aslında yazar da tek bir kadından bahsediyor ve sanıyorum bu kadın acılarının nedeni. Hiç bir kural tanımayan ve ortalığı birbirine katan yetenekli ve çok zeki bu kadınlar dizisi, döneme göre fazlasıyla ahlaksız az sevdikleri var ve az seviliyorlar. Her kitapta bu kadından her kadına dağılmış özellikler bulmak hoşuma gidiyor. Bir taraftan yaptığım yanlışları yüz yıl öncesinden yüzüme vuruyor gibi geliyor. Hatalarımı sevişimi saçmalıklarımı ve asla mutlu olamayışlarımı. Şuan çok egoist hissetsem bile kabul etmek zorundayız ki her birimiz bazı karakterlere çok bağlanırız ve iyilikleriyle kötülükleriyle bize fazlasıyla çekici gelirler bu yüzden rahatım. Tam şu anda aklıma gelen bir şey daha bu kadın karakterlerin hemen hepsi kendilerinden yaşça büyük insanlara sadece histerik dürtüleriyle teslim olup yıllarca onlarla yaşayıp sevdikleri adama kendilerini kesinlikle layık görmeyen insanlar. Yüz yıllar önce yaşamış bir adamın dünyasına dair her ipucunu toplamak klasik romanları okumanın en güzel hissi olsa gerek. Günümüz yazarlarından bir yazarın yazısını hatırlıyorum “klasik eserleri gençken okumanın ve o heyecanı gençlik heyecanıyla duymanın tadını asla unutamam” sanırım merakı olan herkesin hissettiği bir şey bu. Yarın için kendime şans diliyorum. Benzer roman kahramanlarım kadar şanssız olsamda güzel olacağına inanıyorum…

yaptıklarımı yanlışlarını ve bu günün kahve lekeli kıyafetini düşünüyorum. Koro müziği dinliyorum mesela şuan. İnsanın sesinin en büyüleyici hali. Altta bir ergenin paylaştığı kımıldayıp duran bir zombi resmi. Üzerimdeki ve beynimdeki hiç bir şey birbirine uymuyor. Anlık küçük heyecanlar yaşıyorum. Ara ara korkudan ölüyorum mesela. Bir soprano sol sesini tertemiz ve mükemmel güzellikte çıkarıyor. Oysa ne de çok uğraştım sesimi açabilmek için bu gün. Hayatımda fazlalık olarak gördüğüm insanlar teker teker gidiyor. Ben fark etmeden hepsinden kurtulmayı başarıyorum. Sonra bir elimin parmaklarını geçmeyen arkadaşlarımı teker teker sayıyorum. Bu kadarı yeterli diyorum. Yetmeli değil mi? Çünkü bütün ilişkiler tek taraflı bir affedicilikle hoş görüyle yürümez ara sıra karşı tarafta yapmalı bunları. Bu anlayışı göstermeyen insanlarla daha fazlasına gerek yok bazı şeyleri ilerletmek için. 

İnsanları inceliyorum kapıya gelen devlet memurunu mesela, belki koca bir hayatı sadece kapı kapı gezip ıvır zıvır diplomasi işlerini bildirmekle geçti. Bu durumdan da bir hayat boyunca mutluydu belki. İyi bir maaşı karısı çocukları belki torunları vardı. Evi belki arabası… Ama kesinlikle evi vardı. Büyük ihtimalle kendinin iki katı karısı. Küçük sarışın bir torunu. Her hafta sonu aile yemekleri. Belki altmış yıl geçirmişti bu şekilde. Başka ne yapmıştı? Ne yapabilirdi… Acaba on dokuz yaşındayken onun da dünyayı değiştirme hayalleri var mıydı? Yada yolda kahve falı baktırmak ister misiniz diye bas bas bağırmaktan sesi kısılmış adamın? Laf atmaktan asla geri kalmaması ve eline geçen parayı yeni çıkan telefonlara  harcamaktan başka hadi biraz daha ileri gitsek orta halli bir araba ve ev almaktan başka bir düşündüğü olmaması normal mi? Gerçekten evimiz ve ailemiz omadan hiç bir şey yapamaz mıyız. Bu mu yaşama amacımız. Beş vakit megafondan hoparlörlerden yankılanan seslere göre belli davranışlarda bulunmak bu yaşamın en son noktası mı? Gerçekten yeni bir şey almaktan ve üremekten korkudan ibadet etmekten başka bir amacımız yok mu bizim? 

Bir sahne sanatçısı olmak. Yüz yıllar önce yaşamış bir insanın yazdıklarını oynamak söylemek çalmak, ne kadar da tuhaf. Bence yerinden kalkan bir ölüye tercümanlıktan fazlada farkı yok. Olmamalıda. Geçen bir temsil izliyorum, kadın canının acısını göstermekte o kadar ama o kadar isteksizdi ki; ya o acıyı asla yaşamamış olmalıydı yada gösterirse eğer kendisini toparlayamamaktan korkuyordu. Anlayamadım. Gerçekten duygularımızı insanlara sunarken çok mu zarar görüyoruz veya ne yapıyoruz bunu nasıl başarıyoruz. Somut bir şey kesinlikle değil. Yüzlerce insan önünde düşünüyorum da bir insan bırakın duygularını söyleyeceği şeyi bile unutur bence. Yüzlerce insanın enerjisini kullanmak yönetmek ve koltuklarına yapıştırmak olsa olsa tanrılığa adım olabilir. Özellikle de onlarca arkadaşınla yaptığın bir müziğin sonucu ise bu durum. Bu gerçek bir başarı ve yaratı gibi geliyor. Bunu hisseden anlar ama hiç bir vakitte hoparlördeki ses beni bu denli etkilemedi. 

Beynimde onlarca şey var ve bir altonun ufak ufak süslemeli ezgileri duyuluyor. Soprano alto dendikçe çok afilli oluyor gibi. Ne diyordum, bu sefer beynimdeki bi kısım saçmalığı öylece yazayım dedim. Toparlamadığım düşüncelerime her zaman dediğim gibi “saçmalık” diyorum çünkü duman duman geziyorlar kafamın üstünde ne zaman bir düşünce balonu olsalar başka bir tanesi patlatıyor. İşte böyle…

Carlo Gesualdo - Sesto libro di madrigali: V. Chiaro risplender suole (EtaCarinae2010 tarafından)

Jean-Baptiste Lully : Les Folies d’Espagne (Le Lutin d’Ecouves tarafından)

Monteverdi - “Si dolce è’l tormento” - Accordone (Ablacsia tarafından)

“Castrato” çocukluğundaki soprano sesini hadım edilerek koruyabilen erkek şarkıcı kadrolarının İtalyan operasında gelenek haline gelmesidir. 

Radu Marian, Male Soprano. Lamento del Castrato (revised) (sfkcbf tarafından)

koleksiyon 20/89

Ane Brun - Big in Japan (fransexuell tarafından)

Bir iki sonra üç sonra beş ve belki onlarca kişinin hayatında hiç bir şey olmadığını anlayıp kabullendiğin an yalnızlık nedir öğrenmeye başlar insan. Özlenmek sevilmek istenmek, nasıl bir şey olurdu mesela? Nasıl olurdu bir insana hissettirdikleri. Yalnız olmamak nasıl bir şey olurdu mesela… Yalnızlaşıyoruz gün geçtikçe daha fazla. Yalnızlaşıyorum… Hatta o kadar yalnızlaşıyoruz ki alışkanlık oluyor sonra bir avuç yalnız birbirimizi dinleyip yalnızlaşmaktan korkar oluyoruz. Şu dünya savaşları, Ne yaptınız bize… Bir besteci tanıyorum şık ve özenti ağızla “composer”. Çağından çok farklı yazıyor çağından çok eski çağından çok lirik. Yalnız, hepimiz kadar. Bir o kadar hayalperest ama farkında. Bir laf etti “İnsan dünya savaşlarında Nazi kamplarında savaş alanlarında içindeki canavarı fark ettiğinde bir travma yaşadı ve hissedemez oldu bu yüzden 21. yüzyıl müzikleri durduk yere patlamalardan ibaret. Bu yüzden insanımız o benlikten kaçacağım diye her şeyi kendinden uzaklaştırıyor yalnız kalıyor” Hiç çağdaş müzik dinlediniz mi akıcı olanlar değil kastım burada kimse bir şey okumasa bile isim bilmem ne verip analiz yapacak değilim bir eser üzerine. Patlamalardan ibarettir hiç bir uyum düzen gözetmez hiç bir şeye bağlı değildir. Bir travma sonucu ortaya çıkmıştır estetik kaygı gözetmezler ve karmaşadan ibarettirler ayna tutarlar yaşadıkları pis topluma yeterince gördüğümüz yetmezmiş gibi. Etrafınızdaki insanlara bir bakın isterdim, bir kez sadece. Ya sizin akıl vermenize muhtaçlar ve sadece kötüyken yanınızdalar sizin nasıl olduğunuzun bir önemi yoktur ortada bir çıkar ilişkisi mevcuttur, yada zeki güçlüdürler ve sadece anlatmaya ihtiyaç duyarlar ne düşündüğünüzün önemi yoktur. Anlatırlar düşündüğünüzü söylemek istediğinizde canları sıkılır saçma tepkiler verirler. Bu önceki kurduğum cümleyle şu şekilde bir alaka kuruyor, patlamalar. İnsanlar ancak bir şey yüzünden patlamak üzere oldukları zaman yanınıza yanaşıyorlar ve dostluk arkadaşlık denilen kavram kurulmaya başlıyor. Kimseye güveni kalmamış insan en ufak bir şeyde bile” peki ben bunu yapacağım ama o ne yapacak” demeye başlıyor. İnsanlar karşılarında olanın ne düşüneceğini ne hissedeceğini düşünmekten kendilerinden öylesine kaçıyorlar ki yalnızlaşıyorlar düşünmekten karşılarındaki insanı düşünmekten ölesiye korkuyorlar. KORKUYORUM… Kollektif olarak korkuyorum, korkmuyor musunuz?

Johann Sebastian Bach - Aria (Suite para orquestra No.3) (paugarriga tarafından)

güzel olur da bir eser bu kadar da güzel olamaz 

Yine bolca insan tanıdığım dönemlerdeyim. Hayatımın en sakin kalmak isteyeceğim dönemlerinden birinde peşimde onlarca insan paçalarımdan tutulmuş onlarca dert onlarca tasaya alet edilmiş buldum kendimi yine. İnsanlar ey insanlar geçen yıl neredeydiniz diyesim var. Hani şu yalnızlıktan ölürsünüz de bir tane arayacak insan olmaz etrafınızda öyle bir zamandı geçen yıl.. İşte öyle bir yıldan çıkıp her hafta bir insanın hayatıma girdiği değer vermeye çalıştığım suistimal edildiğim en sonunda açık açık gördüklerimi söyleyip kalplerini kırdığım buna rağmen rahat bırakılmadığım bir yıl yaşıyorum.

Neredesin erkek müsvettesi burada ne yapıyorsun?

Bu soruyu kibar kibar son bir ayda 4 erkeğe sordum en az, cevaplar hep aynıydı doğru kadınmışım.Doğru kadın ne diye sorduğumda cevaplar yine aynı kem ve küm. Ne oluyor ne istiyorsunuz benden sizde de var aynı zeka ve benim tek yaptığım kullanmak. Hayatınızı sizinle ilk konuştuğum bir saatte anladıysam ne olmuş. Bu kimi doğru kadın yapar? Ey adam neden yanımdasın! Neden ayağıma bağ olmaktasın bana mantıklı bir sebep göster çünkü çok belli aşk yok içinde ne bu maymun iştahlılık. Geçenlerde bir barda oturuyordum, hep oralarda gördüğüm bir adam masama yanaştı muhabbet etmeye başladık. Konu alışverişten açıldı. Gözlerindeki zekayı aslında haftalar önce farketmiştim ama bir cümle kurdu “üstündeki kıyafeti bırak kafanda ve kalbinde bir şey yoksa sen de yoksun demektir bir kıyafetle konuşmak bana mantıklı gelmiyor” bu cümlenin üstüne “evet” dedim “sen bu mekanda oturabileceğin en doğru yerdesin” tamam şimdiye kadar duyduğum en güzel şey falan değildi ama son zamanlarda etrafımda kendini bu kadar net açıklayan korkusuzca eleştiren biri daha görmemiştim. Kayra. Sarhoştu “boyum 1,65 konu bu değil biliyorum” dedi. Atatürk yazan çakmağını masama bıraktı durduk yere geldi durduk yere gitti. 

Hayatımdaki en anlamlı adam; özgürlüğüne beş kaldı…

Hasta ve yalnızdım yine bu yalnızlığı hasta ve yalnız biriyle gidermek istedim. Sonra hastalıklı ve etrafımıza yalnız kendimize kalabalık bir şekilde devam  ettik. İstediği hayatın adamı değildi görür görmez anlamıştım. Konuşmak ve konuşmak, düşünce bir insanın yüzüne ne kadar yakışırsa ona da öyle yakıştı hep. Keşfetmek, özlemiştim bu duyguyu. Keşif yapacak insan bulmak zordur bir kere, Özellikle benim kadar izliyor ve dinliyorsanız. Bir insan, bir saat gibi bir sürede açılmadıysa önüme peşinden gitmemek gibi bir lüksüm kalmıyor. Derinlerine indikçe güzelleşiyor bir şeyler. Zordur Ankara’da deniz seviyesine inmek. Deniz insanı. Merak uyandırıyorsun ve sanırım hep merak ettireceksin. Hayatıma bu yıl girmiş boş bardakların aksine, seninle şarap içmek güzel olacak. Bir şeyler kazandıracaksam bir insana hayatını değiştirmek isterim bensiz hayatına bensiz değişiklikler katmak. Gerçeklerle yüzleşiyorsun güzel insan, atacaksın tüm yüklerini özgürlüğüne beş kaldı…

Huzur,

Bilmiyorum neredesin. Her neredeysen zaten hep bekliyorsun biraz daha bekle. Bu rüyalara da alışacağım. Aşk. Bu benim suçum değil.